İnsan bazen hayatın tam ortasında dururken kendisini kıyıda kalmış gibi hissedebilir. Her şey devam eder. İnsanlar işe gider, alışveriş yapar, bir yerlere yetişir, birbirlerine bir şeyler anlatır. Hayat, kendisini sürdürmekte oldukça başarılıdır. İnsan da bütün bu hareketlerin içindedir; yine de yaşadıklarının ne kadarına gerçekten katıldığından emin olamaz.
Çünkü insan yalnızca yaşamaz, yaşadıklarını anlamlandırmaya da çalışır. Ne hissettiğini, neden öyle davrandığını, nasıl biri olduğunu sorgular. Deneyim henüz tamamlanmadan onun hakkında bir fikir oluşturur. Bir süre sonra kendi hayatının hem öznesi hem de gözlemcisi hâline gelir.
“İnsan kendine ne kadar ait olabilir?”
Bu sorunun peşine düştüğümüzde kendimizi anlamanın da bir performansa dönüşebildiğini görürüz. Daha bilinçli olmak, yaralarımızı çözmek, kendimizin daha iyi bir versiyonuna ulaşmak isteriz. Bir noktadan sonra kendi üzerinde çalışan küçük komik bir işletmeye dönüşürüz. Patron da kendimizdir, işçi de. Üstelik bu işletmenin denetimini ne kadar sıkılaştırırsak kendimize o kadar yaklaştığımızı sanırız.
Belki de bu çelişkiyi anlamak için ateşe bakmak gerekir.
Prometheus’un tanrılardan çalarak insanlara verdiği ateş, yalnızca karanlığı dağıtan bir araç değildi. İnsana çevresini dönüştürme, koşullarına müdahale etme ve doğanın karşısında yeni imkânlar yaratma gücü veriyordu. Ancak ateş, insanın elinde yalnızca yaşamı kolaylaştıran bir araç olarak kalmadı; yıkımın da aracına dönüştü. İnsanın gücü arttıkça bu gücü nasıl kullanacağı sorusu da büyüdü.
Bilinç de benzer bir imkân sunar. İçinde yaşadığımız düzenin doğal ve değişmez olmadığını, davranışlarımızın ardında kişisel tercihlerimizden fazlasının bulunduğunu fark etmemizi sağlar. Fakat bir şeyin nedenini görmek, onu değiştirebileceğimiz anlamına gelmez. Ateşi elde etmekle onun karşısında güvende olmak aynı şey değildir.
Modern toplumda bu çelişki daha da belirginleşir. Anthony Giddens’ın modernlik üzerine düşünceleri, hayatımızı sürdürebilmek için işleyişini bütünüyle bilmediğimiz sistemlere duyduğumuz güveni anlamamıza yardımcı olur. Ulaşım araçlarını kullanır, ilaçlar alır, elektrik düğmesine basarız; bunların arkasındaki mekanizmaların çoğunu bilmeyiz. Yine de onlara güvenerek yaşarız. Medeniyet biraz da budur: Bilmediğimiz insanların, bilmediğimiz makinelerle bizi öldürmemesini umarak gündelik hayatımıza devam etmek.
Ancak güven yalnızca dış dünyaya yönelik değildir. Modern insan kendi benliğini de sürekli gözden geçirir; kim olduğunu, ne istediğini ve nasıl yaşaması gerektiğini yeniden tanımlar. Kendimiz hakkında durmadan düşünür, hayatımızı yeniden düzenlemeye çalışırız. Ne var ki kendimizi değiştirme imkânımızın olması, hayatımızın bütün koşullarını belirleyebildiğimiz anlamına gelmez. Önümüze konan seçenekler arasından seçim yapmakla seçenekleri belirlemek aynı şey değildir.
Marx’ın yabancılaşma kavramı, bu sınırı başka bir yönden görünür kılar. İnsan, kendi emeği ve ürettikleri üzerindeki denetimini kaybettiğinde, kendi faaliyetleri kendisine yabancılaşabilir. Bu düşünceyi bugünün gündelik hayatına taşıdığımızda benzer bir çelişkiyle karşılaşırız: Zamanımızı, dikkatimizi ve hatta kişiliğimizi yönetilmesi gereken kaynaklar gibi görmeye başlarız. Hayatı yaşamakla kalmayız; verimliliğini de denetleriz. Kendimizi özgürleştirmek için geliştirdiğimiz yöntemler bile bazen bizi sürekli çalışması gereken bir projeye dönüştürür.
Böylece farkındalık, kendi başına bir kurtuluş olmaktan çıkar. İçinde bulunduğumuz düzeni eleştirirken onu yeniden üretebilir, karşı çıktığımız davranışları kendimizde sürdürebiliriz. Başkalarının yüzeyselliğinden yakınırken hayatımızı başkalarının bakışına göre düzenleyebiliriz. Hatta kendimize yeni bir kimlik bile kurabiliriz. Kendini kandırmadığından emin olmak, insanın kendisini kandırmasının en kullanışlı yollarından biri olabilir. Ya da kandırıldığını anlayan, kandırmasını bilen biri?
İşte burada ışığın etrafında dönen sinekler belirir. Birbirlerini takip eder, yön değiştirir, aynı noktaya geri dönerler. Dışarıdan bakıldığında sürekli hareket hâlindedirler. Fakat hareketin kendisi, bir yere varıldığı anlamına gelmez. İnsan da çalışır, öğrenir, tüketir, kendini geliştirir. Bunların hiçbiri başlı başına anlamsız değildir. Sorun, hareketi ilerlemeyle karıştırdığımızda başlar.
Işık bize yön gösteriyor olabilir; fakat onun çevresinde dönmek, yolumuzu bulduğumuzu kanıtlamaz. Üstelik ışığın çekiciliği yalnızca aydınlatmasından kaynaklanmaz. Bize sıcaklık, güvenlik ve tanıdıklık da sunar. Bu yüzden döngüyü fark etmek, ondan vazgeçmek için her zaman yeterli olmaz.
Kovan diyeceğimiz şey de burada anlam kazanır. Bizi sınırlayan düzen, yalnızca dışımızda duran bir yapı değildir; alışkanlıklarımız, beklentilerimiz ve birbirimizden aldığımız onayla her gün yeniden kurulur. İçinde yaşadığımız dünyadan şikâyet ederken onun sunduğu güvenlikten de vazgeçmek istemeyiz. Karanlığa çıkmak isteriz ama orada tek başımıza kalmaktan korkarız.
Bu çelişki, başkalarına bakışımızda da ortaya çıkar. Bir zamanlar hayranlık duyduğumuz davranışlar rahatsız edici görünmeye başlar. İnsanların kendi çıkarlarını nasıl haklılaştırdığını, birbirlerini nasıl kalıplara soktuğunu fark ederiz. Sonra benzer davranışların kendimizdeki izlerini görürüz. Başkalarında eleştirdiğimiz şeylerin bizdeki daha incelikli biçimleriyle karşılaşmak, insanı yalnızca dünyadan değil, kendisinden de uzaklaştırabilir.
Yine de dünyadan uzaklaşmak isterken onun içinde bir şey aramaya devam ederiz. Bazen bir çift gözde şefkat, bir başkasının yanında kendimizi açıklamak ya da savunmak zorunda kalmamanın rahatlığını ararız. İnsanların birbirine yaptıklarından tiksinirken birinin yanında kendini korumak zorunda kalmamayı isteriz. Bir yandan kovanın kapısını ararken diğer yandan içeride bize ayrılmış bir yer olup olmadığını merak ederiz.
Belki de mesele, ışığı söndürmek ya da ondan bütünüyle uzaklaşmak değildir. Ateşin neyi aydınlattığını, neyi gölgede bıraktığını ve neden çevresinde kalmak istediğimizi sormaktır. Bilinç bize bu soruları sordurabilir; fakat kimse bizim yerimize cevap veremez. Hiçbir olasılığın da döngünün dışına çıkaracağı da garanti değildir.
Belki asıl yabancılaşma, ışığın etrafında dönmek değil; döndüğümüzü bildiğimiz hâlde her seferinde başka bir yere gittiğimize inanmaktır.