Bir Zamanlar Olmuş-Bitmiş Heykel ve Çevre Dersi Hakkında Diyalog

Murat: Bu dersi yüksek lisans ve sanatta yeterlik döneminde iki defa beraber aldık. Şimdi tekrar orada geçen zamanı ve yaptıklarımızı düşünüyorum. Bence bu dersle ilgili bir açıklama getirebiliriz. Mümtaz hoca, dersin farklı bir ders olmasına karar verdi ve bunun gerçekleşmesini sağladı. Bu farklılığın bizde ne gibi etkileri oldu, bununla ilgili bir şeyler söyleyebiliriz.

Onur: Bu derste sanat eseri yapmak dışında her şeyi yaptık, sanat eserinin nasıl doğabileceğini anlamaya çalışmak dışında da hiçbir şey yapmadık gibi hissediyorum. Bu mantığı kümelerle gösteremem çünkü kesişimde geriye hiçbir şey kalmıyor. Soyut ve parçalanmış bir geometri hayal etmeye çalışmak zorundayım. Asimetriyi düşün örneğin. Kaos ve asimetri arasında bir ayrım yapmak gerekiyor. Simetriyi simetrik bir şekilde bozmak olabilir bunu kaostan ayırabilecek şey. Öngörülebilen bir rastgelelik gibi. Dersin bir hocası yoktu gibi hissediyorum. Hocadan ziyade dersin bir yapısı vardı ve bu yapı seni de hocayı da bir cevap yaratmaya, nesneye yönelik bir çeşit empati kurmaya itiyordu. Doğru veya yanlış yoktu. Bu dersten bana kalan, soyut bir imgelem inşa edebilmenin mümkün olduğunu ve hatta olağan olduğunu görebilmemdi. ‘2+2=4’ değil, ama ‘2+2=5’ de değil, sadece ‘2+2’.

M: Yaşamın içerisinde örtük bir şekilde var olan şeyler hakkında, yani yaşamsal ama yaşamsal olduğu ölçüde pek de düşünülmeyen ve unutulan şeyler hakkında düşünmeye çalışıyorduk sanki. Bize görünen şeyler giderek göreli hâle geliyordu ve bu görelilik içerisinde anlamaya başladığımız şeyler üzerinden bilmediklerimiz artık bildiğimiz şeyler haline geliyordu. Aslolan öğrenme de böyle bir şey olabilir. Bir konu işlemekten ziyade o anda açığa çıkarılan anlamlar vardı. Dersin ortaya çıkan yapısı ile ilgili en önemli yer şurası gibi: Heykeli biçimlendirdikten sonra bir yere yerleştirmek yerine —ki normal şartlar altında ders bu şekilde işlenmeliydi— sana verilen bir nesneyle neler yapabileceğini bulmak gibi bir süreci başlatmak. Böylelikle, o nesneyle birlikte, biçimin yerine öznenin merkeze getirilmesi söz konusuydu. Mümtaz hoca bizi merkeze getirmeye çalışıyordu diye hatırlıyorum.

O: “Göreli hâle gelmek” dedin. Bu ilginç geliyor. Okuldaki serüvenimin ilk üç-dört senesinde böyle bir şeyin mümkün olmadığını düşünüyordum. O sıralarda okuduğum metinlerin, ilgilendiğim sanatçıların ve disiplinlerin tabii ki etkisi büyüktü bunda. Objektif bir bilginin varlığına inanmıyordum ancak sanat eseri de inanmadığım bu durumun sessiz bir temsiliymiş gibi geliyordu. Şimdilerde bu düşüncemin taban tabana zıt bir yöne döndüğünü söyleyemem. Yine de beklemediğim yönlere doğru budaklandı. Sanatın, sanatçının elçiliğinde kendini üreten bir şey olduğu veya sanatçının, sanatın yöneticisi olduğu ya da bir başka uç fikir çok aceleci hissettiriyor. Fakat sağlamayı nasıl yapacağımızı, yani eserin ‘ne’ olduğunu nasıl anlayacağımızı sadece hissedebiliyorum, dillendiremiyorum. Belki de dillendirmemeliyiz. Sanat denen bu olay içerisinde en büyük yanlış bu olabilir diye düşünüyorum artık. İfade biçimi olarak seçtiğim yol zaten —o kaçındığım anlamı ile— ifade etmeyen bir yol değil mi? İfade etmeyerek, ama ne ederek, ne yaratarak bir şeyler koyuyorum ortaya? Eseri düşündükçe şu düşünceye geri dönüyorum: Neden başka hiçbir şekilde, yerde, zamanda değil de tam da bu şekilde, burada? Bana en büyük ipucunu bu veriyor.

M: “Göreli olan”dan devam ederek şunu söyleyebilirim; örneğin ‘yapmamak’ evresi de bir anlam içeriyor. Yani sana verilmiş olan bir nesneyle, örneğin bir taş ile öncelikle yapılmamışın alanındasın. Bir mekânın karmaşıklığı içerisinde bu durum, özne için sıradan ve pasif bir konum olmamalı. Aksine, bir şeyler yapabilmenin hemen ardında bulunmanın potansiyeli anlamına geliyor. Herkesten bir müdahale yapması bekleniyordu. Reddedişler ve kabuller, gerçekleşen edimin birer sonucu olarak görünür oluyordu. Bunun performatif bir içeriği de yok aslında. Düz anlam (literal) veya ‘ne ise o’ gibi bir şey de değil. Dediğin gibi bir sanat eseri üretmekten de önce belirli bir mekânda gerçekliği oluşturan ne varsa ve bu gerçeklik bir anlam veya imge adına nasıl değiştirilebilir bunun anlaşılmaya çalışıldığı bir süreç yaşanılıyordu. Ayrıca bu derste bütünüyle böyle yaklaşım benimsenmiş olmasa da bir tür olgularına ayırma durumu da geçerliydi. Pre-kültürel zamanlardan kalan ve insanları birbirine bağlayan, yaşamsal etkinliklerin karşılığı olan basit-fiiller geliyor aklıma. Örneğin, Richard Serra da Verb-List’iyle heykeli öncelikle onu var eden temel anlamlarına doğru ayrıştırıyordu. Bu listeden hareketle erken dönem uygulamaları da yine belirli bir üretim mekânında fiil yoluyla yapı-bozuma uğratılmış formlardır. Derste yapılan müdahalelerin bir diğer amacı da bedene ne yüklendiyse ve ezberlettirildiyse bunlardan sıyrılabilmenin tek yolunun yine o olduğunun farkına varılmasıyla ilgiliydi. Nesne burada önemli. Çünkü müdahalenin neden olduğu belirli düzeydeki bir kaybı kendi üzerine alarak temas ettiği mekâna da Mümtaz hocanın deyişiyle bir ‘özet’ yani soyutlama olarak aktarmaktaydı. Yine hocanın deyişiyle bu özetler “metafor alanına düşmüş olan” şeyler haline geliyordu. Bizim pozisyonumuzun ve mekânın karakterinin değişmesini sağlayan nesnenin bu özelliği olabilir. Bir nesnenin yer değiştirilmesiyle geride kalan bir boşluk ve karşımızda oluşan yeni bir doluluk durumu dikkate değer bir fark ve dönüşüm ortaya çıkarıyordu. Buna göre de beden, davranışların nesne yoluyla bu şekilde dışarıya yani mekâna aktarıldığı bir hareket noktası olarak görülebilir. Bir şeyler yapabilmek, değiştirmek ve dönüştürmek için yapılan müdahelelerin yolunu buralardan itibaren görmeye başladım diyebilirim. Ama tüm bunlara rağmen, şu bana ilginç gelmeye devam ediyor: Sana verilen nesneyi, bir taş parçasını bir yere yerleştirerek nasıl bir anlam üretebilirsin? Mekân içerisinde bunu yaparak ilişkiler çokluğu tarafına geçtikten sonra karşılaşılan sıradan olan ve anlamlı olan arasındaki ayrım oldukça muğlak. Bunu derste başardığımda yaşadığım ve muhtelemen herkese yaşattığım hem anlam yaratabildiğime dair güçlü duyguyu, hem de başaramadığımda oluşan boşluk duygusunu hatırlıyorum. Bunun öğrenilecek ve devam edilecek bir şey olmadığını sadece deneyerek görmek gerektiğini anladım. 

O: Lee Ufan. Bu ismi hatırladım. Yapmamaya çalıştığını söylüyordu. Bunun mümkün olup olmadığı hakkındaki cevapsızlığımı hatırlıyorum, ‘yapmamak’ denen şeyin yani. İmgeyi sanat düzleminde bu şekilde düşünmek yanlış geliyor. Yapmamak imkânsız. Ama bu iki artı ikinin dört ettiği evrende geçerli. Bu denklemin anlamsızlaştığı evrende yapmak da mümkün değil çünkü zaten bu evrende hiçbir şey olmuyor. Yapmak da yapmamak da artık bu noktada birer tavır gibi geliyor bana. Tavır dediğim şey de varlığın karşısında öznenin sahiplendiği konum olabilir ancak. Yapmadığımızda varlık ile aramızdaki ilişki daha eşit, daha olağan ve daha eforsuz. Bir şelalenin altındaki taşı düşün. Zamanla aşınır ve yuvarlaklaşmaya, pürüzsüzleşmeye başlar. Ama bu, suyun ‘yaptığı’ bir şey değil. Su buna neden oluyor ama taş da suya bu şekilde tepki vermeye müsait olduğu için böyle bir şey mümkün. Yani daha sade bir biçimde dile getirmeye çalışırsam, su, taşı aşındırmayı yapmıyor. “Ben akayım, taş aşınsın” demiyor. Suyun yaptığı tek şey akmak, yani su olmak. Özne ile nesne arasında da böyle bir ilişki kurgusunu anlıyorum yapmamak dediğimizde. Lee Ufan, fırçasına boya alıyor ve A noktasından B noktasına kadar fırçayı tuvalde ilerletiyor. Bir noktada fırçadaki boya bitiyor. B noktası, boyanın bittiği yer, A ise başlangıç gibi görünüyor. Bir karar sonucu oradalar sanki fakat B bu şekilde ortaya çıkmıyor ve bu durum A’nın da anlamını manipüle etmeye başlıyor. Burada sanatçının yaptığı ve yapmadığı şeyler tam da bu A ve B gibi hissediyorum. Söylediğin şeyleri de bu bağlamda anlıyorum şu an. Yapmaya karar verdiğim bir şey var fakat yapmadığım bir şey ortaya çıkarmaya çalışıyorum ve bu yapmamın da anlamını yerinden edebilir. Bunlar çeşitli kelime oyunları mı yoksa gerçek mi, artık bunun cevabını hızlıca vermekten çekiniyorum fakat gerçek olmadıklarını söylemek için bir neden bulamıyorum. Doğru mu anlıyorum?

M: İfadenin sanatta bedensel hareketle ve buna bağlı olarak eylemin belirsizliğiyle özdeşleştirilmesi de ilginç. Bu durumun, dil dışı bir alana çıkma eğilimi olduğunu ve bunun yerine biçimin getirildiğini düşünüyorum. Örnek olarak verdiğin Lee Ufan’dan hareketle ‘yapmama’ ve ‘yapma’ aralığını da boşluk-doluluk ilişkisi gibi anlıyorum. Boşluk ve doluluğu sırası olmadan, herhangi bir pozitif ya da negatif anlam atfetmeden ‘yapmama’ ve ‘yapma’ ile ilişkilendiriyorum. Sanırım sen de bir mantık üzerinden bunu anlamaya çalışıyorsun. Bir de, bu şekilde yaparak —derste de böyle bir yere varılmak isteniyordu— bir taşa mekânda yer bulmaya çalışarak, düşünsel olan, duyusal olan hakkındaki olasılıklar kümesine dahil edilmeye çalışılıyordu. Yani zihin ve beden ayrımının üzerine gidildiği bir durum da vardı. Nesne burada, duyusal bir sınıra getirilerek beden ve mekân arasında imge boyutunu olanaklı kılan bir şey olmasıyla önemliydi. Bunun gerçekleşebilmesini ise biz sağlayabilirdik. Özne de aslında dilin etkisindeyken genelleşerek hiçleşiyor diye düşünüyorum. Dil, her düzlemde olduğu gibi form düzleminde de bizi etkileyebilmesine rağmen, nesnenin mekânla bizim tarafımızdan gerçekleştirilen etkileşimi, dilin ötesinde burun buruna gelinen bir gerçeklik olanağının ortaya çıkmasını mümkün kılabiliyor. Mekânın içerisinde sadece bir şeylerin yeri değiştirilmiyordu. Dışarıdan içeriye ve içeriden de dışarıya doğru aktarılan bir hareketlilik de vardı. Buradan şimdi şunun çıkarımını yeniden kolaylıkla yapabilirim: bilincin kendine ait saf, özel ve bağımsız bir alanı olmamalı. Bir hafızadan söz edebiliyorsak da bu öncelikle bedenin, mekân içerisindeki sürekli oluş halinden biriktirdikleriyle var olan bir şey olabilir. Senin de söylediğin gibi bu aynı zamanda başı-sonu olan, olan-biten normatif bir alandan çıkmak ve nerede düşündüğünün, nerede heykel yaptığının yeniden belirlenmeye başladığı bir duruma karşılık geliyor. 

O: “Bir taşa mekânda yer bulmak.” Öncelikle bu cümlede, özellikle de son kelimesinde durmak istiyorum. Refleksif olarak kullandığını düşünüyorum bu kelimeyi. Taşın zaten bir yeri var. Doğru geliyor bu fikir bana. Gerçekten de aslında özel bir ‘yer’ inşası yoktu. Tutulma anının dengesi gibi bir şeyin arayışı vardı. Taşı öyle bir yere bırakmalıydın ki “Evet!” diyebilmeliydik. Oluyordu da bu. Bunu söyleyebilmeni sağlayan bilgi en baştan beri neredeydi peki? Bu durum, sadece karşılaştığında görünür olan bir şeye benziyor. Bunun mümkün olabilmesi için hafızanın durağan bir yığından aktif bir imgeler düzlemine dönüşebilmesi gerekiyor. Soyut bir imgelemin inşası ile kastım da buna yakın bir şeydi. Zaten öğrenmeye çalıştığımız, hocanın bize göstermeye çalıştığı şey de bu gariplikti. Ben de ister istemez bir mantık geliştirmeye çalışıyorum ve eylemin tavrına odaklanmayı ve bunu çözmeyi deniyorum. Bu, bir cümleyi dile getirirken, karşı tarafa aktarırken nasıl tonlandırıldığına göre anlamın değişmesine benziyor. Tonlamanın anlamını ortaya çıkaracak şey de empati ile alakalı biraz. Bence, nesneye ve mekâna empati ile yaklaşmaya çalışıyorduk derste. Ama ‘kendimizi onun yerine koymak’ değildi bu empati. Onu önce yerinden edip sonra yine yerine koymaktı ve onu bulunduğu durumun bir öznesi haline getirmeye çalışmaktı. İfade ise bu çabanın görünür haliydi, yani yüklenmeye karar verdiğimiz tavırdı. “Bedenin merkeze çekilmesi” derken de böyle bir empati hâli hissediyorum. Tekrarlamak gerekirse, kendini bir şeyin, örneğin taşın yerine koymak değil ama bunun yerine, mekânda yaşanan olayı üstlenmek, olasılıklardan bir tanesinin farklı olduğuna karar vermek. “Merkeze çekilmek” ile kastettiğin şeyi açabilir misin?

M: Dersin adı olan “Heykel ve Çevre” farklı bir biçimde geçerliğini korumaya devam ediyordu. Ancak dersin içeriği sanki birbirine yaklaştırılmış bu iki kavramın ayrıştırılmasından oluşuyordu. Ya da önce ayrıştırılıp daha sonra tamamen birbirine kaynaştırıldığı bir süreç yaşanılıyordu. Öncelikle bir çevrenin varlığının anlaşılması için odaklanılmış olan şey, yani heykel sanki ortadan kaldırılmıştı ve yerinde bir boşluk açılmıştı. Buradan başlanılıyordu. Mümtaz hoca, “müdahalelerinizin içerisinde aslında bir şeyler yaparak aynı zamanda bir boşluk oluşturma kaygısı vardır” diyordu. Bu boşluğu doldurmak için hâlihazırda bize yüklenmiş olan bilgilerden yola çıkmamalıydık. Bu yapılabilir ve zor olmazdı. Bu boşluk çabuk bir şekilde doldurulabilirdi ki öncelikle bu hız yavaşlatılmak isteniyordu. Aynı zamanda heykeli böylece geri yerine koymuş olurduk ve bir şey değişmezdi. Nesne ilk müdahalede olmasa bile, ikinci hamlede doğru yerini bulur, imge de kendini ortaya çıkarır. İmgenin bizim sayemizde ortaya çıkabildiğini göstermek istiyordu. Bize bir şey öğretmeye çalışmıyordu aslında ama bize bir özgürlük alanının var olduğunu işaret ediyordu. Böyle hatırlıyorum. Artık heykeli, açılan bu boşluktan itibaren düşünmeye başladım. Böylece heykel yapmak, herhangi bir amacın araçsal ve kategorik nedenini oluşturmaktan da çıkmış oluyor benim için. Bu durumda heykelin ne olduğunu tarif edemeyebilirim. Ama kendimi, ona atfedilen çevrenin içerisinde durarak; açılan bu boşluğun yerine bir şekilde kendimi koymayı deneyerek var olabilirim. Bunun mümkün olabileceğini öğrendim. İrrasyonel bir şeyden bahsetmiyorum. Bu derste gerçekleşen oldukça somut deneme ve yanılmalardan geçtikten sonra bunları söyleyebiliyorum. Tekrar etmem gerekiyor, bu yer değişimi fiziksel bir yer değişimi değil, nesnenin olanaklı kılmaya başladığı değişen bir bakışla ilgili.

O: Açılan boşluğun yerine kendimi koymak. Bunu çok iyi anlıyorum. Peki bu ifade olanağını, üretimin dışında, başka şeylere bakarken nasıl hayata geçireceğiz? İzleyici açısından soruyorum bunu, senin de izleyici olarak deneyimini merak ediyorum. Kendi üretimimizde tüm değişkenler, öyle ya da böyle, yine bize hizmet edecekler. Kendimi ikna etmem çocuk oyuncağı. Başka bir şey ile karşı karşıya gelirken de aynı özgürlüğü kurabiliyor muyuz? Sanatçı buna müsaade eden bir düzen kurabilmeli diye düşünüyorum. Beni de o boşluğu görmeye itmeli, orayı doldurmaya çalıştığımda kendimden başka bir şey bırakmamalı. Bunu da dikkatimi dağıtacak şeyleri eleyerek yapabilir ancak, eğer karşıma geçip bir kılavuz misali bakışımı nasıl hizaya sokacağımı anlatmayacaksa. Dile kolay geliyor ama özü yalnız bırakabilmek büyük bir ustalık. Derste biraz da bunu fark etmiştim. Kendimi boşluğun yerine koyacaktım ama oraya geçtikten sonra da tekrar bir yabancı gibi, ilk kez karşılaşır gibi bakabilmeliydim. Hocanın bazen bir şeylerden etkilendiği hâlini hatırlıyorum. Nesnenin ne kadar da etkileyici durduğundan değil de sanatçının izleyiciyi, bizzat Mümtaz’ı ne kadar da köşeye sıkıştırdığından bahseder gibiydi. Yani ifade edilen şeyi görüyor ama ifade edişin kendisine yöneliyordu.

M: Evet, bunu hatırlıyorum. Söylediklerinden hareketle belkide öz, ifade edişin kendisinde yani bizde kalmaya devam ediyor. Yukarıda söylediğim gibi belirli bir düzeyde kayıpla sonuçlanan bir şey bu demek ki. Bence bu kaybı da olumsuz olarak görmemeliyiz. İfade edebildiklerimizden fazlası olmalıyız. Bunu böyle düşününce de ifade olarak eksik görünen şeyi sahiplenmek gereği duyuyorum ve böylelikle özü ona atfedebiliyorum. İfade edişin ortaya çıktığı ve benim için yoğun olarak yaşandığı bir günü anlatmak istiyorum. Aynı zamanda bu derste sanat olarak sonuçlanmamış olmasından yani sadece ve gerçekten yaşanmış olmasından dolayı bağlantılı olması mümkün. Yine olgular arasında bir yer değişimi ve aynı zamanda formla, form yerine geçmek ve form değiştirmekle, en sonunda da nesnesiz olarak kalmasıyla ilgili düşünebilirsin. Sırayla her öğrencinin, diğer tüm öğrencileri yani bedenleri kullanarak mekân içerisinde dizilim ve yerleştirmelerin yapıldığı bir gündü bu. Yani ben de diğerleriyle birlikte bir öğrencinin mekân içerisindeki müdahalesi için bir eleman olarak kullanılmıştım. Okulun galerisinde, ortada sıralandığımızı ve benim de onlardan biri olduğumu hatırlıyorum. Sıra bana geldiğinde ise öğrencileri bir araya getirmeye çalışarak apar topar mekânın köşesine geçmelerini istemiştim. Onları hızlıca yönlendirmeye ve itmeye başlamıştım. Bedenleri köşeye doğru toplayarak ve iterek köşede oluşmaya başlayan üçgene benzeyen bir gruplandırma ya da bir doluluk oluşturmuştum. Robert Morris’in biçimlerini burada anladığım şeyle ilgili yakın bir örnek olarak verebilirim. Bedenin negatifi halini almaya başlayan, takoza veya bir çeşit engele benzeyen geometrik formların oluşturduğu, bedenden ileri gelen doluluklar veya yoğunluk alanları. Onun yaptığı şey buydu. Burada gerçekleşen şey ise geri yansıyan veya çarpan bir şey değildi. Sıra bana gelmişti ve bu bedenlerle ne yapacağımı aslında bilemeyip birdenbire insanları köşeye doğru yönlendirerek onları hareket ettirmeye başlamıştım. Planladığım bir şey değildi bu, şu anda da hatırladığım şey, bunu yaparak aslında önce kendim yoğun bir şey yaşamış olmamdı. Bu gerçekten bir pozisyon değişimiyle ilgili olarak bahsettiğin o olma haliydi benim için. Her şeye karşı olduğu gibi form üzerinden de yaklaşımlar geliştirebiliriz. Doğrudan form elemanına dönüşmek veya özne olarak bir nesneyle değil de bir başka öznenin bedenini form için kullanmaya çalışmak sonuca giden bir şeyleri, alışıldık olan neden-sonuç ilişkisini saptırmıştı. Ama doğrusal olarak tamamlanabilen bir şey vardı ki yaşadığım yoğunluğu, bedenleri kullanarak bir köşeye aktarabilmiştim. Geride somut bir şey değil ama o günle ilgili sürekli olarak bu değişimleri hatırladığım anlar kaldı. 

O: İmgelerin bu şekilde yeniden nesneleşmelerine dair döngüyü de yeniden kurmaya çalışıyorduk. İmgeyi, bir şeyin görünüşü veya daha geniş anlamda algı yoluyla bilinçte yer eden hali gibi anlıyorum. Ama sanatta imgeyi konuşurken bu tanım yeterli olmuyor. Sanki tanım tersine dönüyor. Böyle hissediyorum. Bilinçteki o yansıma, yansıdığı şeyden özgürleşiyor. Nesnesiz bir imge gibi. Estetik çaba, bu imgenin nesnesini bulmakla ilgili hâle geliyor. Ama bunu arayıp bulmaya çalışmak yanlış bir yöntem. Reflekslerde yaşamalı. Bende geriye kalanlardan birinin de bunun farkına varmam olduğunu söyleyebilirim. Nesne ile yaratacağın her durum, her form, her süreç bir şekilde imgeleşebilir. Bunlardan biri diğerinden daha doğru değil. Ama biri, öyle ya da böyle, daha ‘yerinde’ oluyor. Yanlış yapamayacağın bir şey sanat. Bunu anladığında özgürleşiyorsun. Sanatsal değerin ölçütü güzellik, doğruluk veya derinlik ile ilgili değil de tutarlılık, kararlılık ve belki de biraz inatçılık ile ilgili bence. Sanat yapmanın zor bir tarafı olmadığını göstermeye çalışıyordu derste, bildiğini okuyabildiğin sürece.

M: Galiba son olarak şunu söyleyebilirim ki bu söyleyeceğim şey artık benim için belirleyici bir motivasyon ve hareket alanı sağlıyor. Böyle bir dersi alarak, yani içerisinde olarak, dışarıda olduğumu yeniden hatırladım aslında. En başından beri, her şeyin, her zaman zaten dışındayım. Bu derste olan her şeyde, insan-nesne, insan-mekân ve insan-insan arasındaki mesafe her defasında yeniden belirleniyordu benim için ve muhtemelen herkes için. Eğer bu ders, bir şeyler öğrenmenin ötesinde daha da önemlisi dünya ile ilgili bilgilerimi ve bunların dayandığı inançlarımı etkisiz bırakmışsa ve yeniden şekillendirmişse, bana kalan şey bütün bu dışlamalardan sonra yaşadıklarımın bilincinden başka bir şey olmuyor. Birkaç hareket ve davranışla mekâna bıraktığım izler, artık ortadan kaldırılmış olsalar bile, unuttuğum ve hatırlayabildiğim kadarıyla bana geçmiş olan bir hafıza olarak kalıcı haldeler. Son birkaç cümle olarak senin için belirleyici olan şey ne oldu bu dersle ilgili?

O: Sanata dair düşünme şeklim, sanata dair ekstra bir bilgi edinmeden değişti bu derste. Doğru veya yanlış yoktu ve bu durumu tam olarak kavrayamadığında doğru veya yanlış yapıyordun. İkisi de tehlikeliydi ve ikisi de sanat ile ilgili değildi. Sanat ile ilgili olanın ne olduğunu tartışmak için bir bahane lazımdı sadece. Bu bahane bazen çok kötü bir hamle veya bazen de inanılmaz kurnazca bir müdahale olabilirdi. Sanat basit bir şeydi yani. Ama bunu söyleyemezdik. Söylememeli ama tereddütsüz bir şekilde var edilmeliydi ve bunu açıklayamamak bile gerekliydi bazen. Ezbere hareket etmeyi unutacak hâle gelene kadar, basit bir reflekse dönüşebilmek. Düşünmek, ama oturup boşluğa bakarken değil. Hareket hâlindeyken, o denli bir hareket hâlindeyken ki, düşünmek için hareket etmek zorunda kalacak hâle gelene, kas hafızalarımız silinene kadar.

Yazarlar

  • Murat Atabek, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’nde 2016 yılında lisans programını tamamladı. 2017 yılında yine aynı kurumda yüksek lisans programına başladı. 2018-2019 yılları arasında Fransa École Nationale Supérieure d’Art Bourges’da bulundu. 2021 yılında yüksek lisansı tamamladı ve aynı yıl Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Heykel Bölümünde sanatta yeterlik programına başladı. Hâlen bu programı sürdürüyor.

    Yazılar

Comments are closed.